Kayıtlar

Temmuz, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ATIKLAR ÇÖP DEĞİLDİR GENÇLER

Resim
Leyla her anlamda çalışkan bir öğretmendi. Arkadaşları ve çevresindeki kişiler, onun bu başarıyı nasıl elde ettiğini de merak ediyorlardı. Sürekli bir hareket halindeydi. Bazıları eleştiriyor, bazıları da ondan deneyim almaya çalışıyordu. Okulda birçok konuda görev almaktan kaçınmazdı. Pano hazırlamayı çok severdi. Kullandığı eşyaları çok dikkatli seçer ve israftan sakınırdı.  Arkadaşları; “Ne gerek var bu kadar detaya? Okul zaten masrafları karşılıyor. Sen neden bu kadar kendini yoruyorsun?” derken, Leyla öğretmen ise, “Atıkları değerlendirmek hoşuma gidiyor. Bunlar hazır olanlardan daha kıymetli. Hem de tasarruflu” derdi. Gün bittiğinde kendi kendine sorardı, “Bugünüm nasıl geçti? Öğrencilerime faydalı olabildim mi?” Bu soruları cevapladığında zihni hemen diğer şeylerle meşgul olurdu. "Yarın ne yaptırabilirim acaba?" diye düşünürdü. Çünkü yaptırdığı çalışmalar atıklarla ilgiliydi. İlk derslerinde çocuklarla şöyle diyaloglar olurdu; - Çocuklar, yapacağınız bütün projelerde a...

EY İNSAN, SAKIN SAPMA YOLUNDAN!

Resim
Küçükken annem sıkı sıkı tembihlerdi; “Kızım, sakın bilmediğin yollara sapma, uzak dur!” diye. Üstümde incecik bir mont, sırtımda 4. sınıfa kadar kullanmam gereken kocaman bir çanta… Henüz birinci sınıftaydım ve okula kendim gidip gelmem gerekiyordu. Okulumuz sabahçı ve öğlenci diye ikiye ayrılırdı. Öğlenci olunca haliyle kışın okul çıkışlarımız karanlığa denk gelirdi. İlk birkaç gün okuldan annem gelip almıştı beni. Sonraları gelememişti, evde iki küçük kardeşim vardı ve onları yalnız bırakamıyordu. Ben de evin büyük kızı olarak tek başıma okula gidip gelmek zorunda kalırdım o karanlıkta.  Korkardım karanlıktan, arka sokaklardan. Yanlış bir sokağa saparım da annemin dediği gibi başıma bir şey gelirse diye ödüm kopardı. Sahi, karanlıktan neden korkar insan? Karanlıklar örter kötülüğü, kötüyü. Şehrin kirli sokaklarını, insanların kirli taraflarını, suçlarını, yanlışlarını… Saklar önüne çıkabilecek tuzakları. İnsanlar için sığınaktır karanlık. Peki, karanlık mıdır suçlu olan? Hayır, ...

MUS’AB BİN UMEYR - 1. BÖLÜM

Resim
Bir Soruyla Başlayan Yolculuk Güneş, perdeyi kapatmasına rağmen odayı öyle aydınlatıyor ve ısıtıyordu ki çalıştığı odada bunalmıştı Efsun elinde telefonla sosyal medyada zaman geçirmeye çalışıyordu.   “İnsanoğlu değerli olmak ister.” Efsun, bu cümleyi okuyunca kendine sordu: “Ben değerli olmak istiyor muyum? Eşim daha çok değer versin, çocuklarım, kardeşlerim, kayınvalidem… Herkes değerimi bilsin.” Evet, Efsun değerli olmak istiyordu. Sonra okumaya devam etti: “Ama hiç kimse kendisine değer katmaya çalışmaz.” Efsun, kendi kendine düşündü: “Demek ki değerli olabilmek ve değerimin bilinmesi için önce kendime değer katmam gerekiyor.” Okumaya devam etti: “İnsan özgür olmadıkça kendine değer katamaz.”   Bu cümle Efsun’un kafasını karıştırdı. Bunun ne anlama geldiğini tam olarak anlayamamıştı. Sonra anneannesinin ona söyledikleri geldi aklına: “Vazgeçebildiğinde özgürsün, kızım.” Ne demek istiyordu acaba? Hep merak etmişti. Neyden vazgeçmek insanı özgür kılar? Yoksa vazgeçebilmenin ...

BİR ÇOCUĞUM AMA NEREDE?

Resim
    Henüz anne karnında hazırlanırken hayata, Dışarıdan gelen çığlıklarla, Ağlamalar, patlamalar, uğultularla, Gözlerimi açarım bir hastane odasında. Doğar doğmaz; yetim kalan, öksüz kalan, Aç kalan, açıkta kalan, Sokakta yaşamaya çalışan bir çocuğum burada… Bir babanın bulduğu otları getirdiği, annenin onları pişirip aş yaptığı, Karın doyurma mücadelesi, hayatta kalabilme mücadelesi vermeye çalışan bir çocuğum ben burada… Her çocuk oyun oynarken, uçurtmasını uçururken, Çocukça gülüp oynayıp hayat dolu yaşamına devam ederken, Çocukluğunu yaşayamadan büyüyen çocuklarız biz burada… Vatan nedir öğrenen, toprak nedir öğrenen, topraklarımızda kalabilmek adına savunmanın ne olduğunu öğrenen çocuklarız biz. Herkesin evladı çikolata, şeker yerken, Yediğimiz otlar şeker olan, yediklerimizin bir anlamı olmadığını öğrenen çocuklarız biz. Mesele karın doyurmak ise otlarla da doyarmış insanoğlu… Etin sütün bir anlam ifade etmediğini öğrenen çocuklarız biz. ...

FESTİVAL HAZIRLIĞI

Resim
Necati ve Alpay uzak köylerden birinde yaşayan iki kardeşti. Necati, her zaman sabırlı ve çalışkan bir çocuk olmuştu. Hızlı tepkiler veren biri değildi.  Tarla işlerinde babasına yardım ederdi. Tarladaki işi bitince hayvanlarla ilgilenir onların yemlemesini yapardı. Eve gelince de annesine sofra hazırlamaya yardım ederdi. Çalışmayı çok sever, her işi elinden geldiği kadar yapardı. Zorlansa da bir çözüm bulur, yılmadan devam ederdi. Necati başladığı işi yarıda bırakmaz, bittiğini görürdü. O yüzden babası Necati’yle iş yapmayı severdi.  Alpay ise her zaman hayatı biraz daha kolaylaştırmanın peşindeydi. O, çok fazla çalışmak yerine genellikle keyfini sürmeyi, oyun oynamayı ve eğlenmeyi tercih ederdi. Alpay’ın hayatında zorluklar yoktu. Babası Alpay’ı tarlaya götürdüğünde daha işe başlamadan;  “Ne zaman gideceğiz, ben çok sıkıldım” diye söylendiğinde, babası da;  “Daha yeni geldik oğlum, biraz işin hakkını ver bakalım. Daha alnından ter bile akmadı ki” derdi. Bizim Alpay...

DOĞRU MEVSİM

Resim
Baharı aratmayan bir Ocak sabahıydı. Masmavi gökyüzü şaşırtıyordu insanı. Kar yağışını heyecanla bekleyen çocuklar sabahın ilk ışıklarıyla pencereye koşuyordu. Neden bürünmüyordu beyaza sokaklar. Kar yerini çoktan güneşe bırakmıştı. Hal böyle olunca mikroplar kol geziyordu. Dört yana yayılmış hastalıkların önü alınmıyor, hastaneler dolup taşıyordu. Dengeler tersine dönünce bu her alanı etkiliyordu.  Her evde bir hasta olunca şikayetler artıyor kimsenin konuşmaya enerjisi kalmıyor, işler aksıyor, verim düşüyordu.  Peki dengesi bozulan sadece mevsimler miydi? Herkesin dilinde “mevsimler değişti ne kış kış gibi ne yaz yaz gibi" diye serzenişler... Peki insan, insan kendi yaşantısındaki dengeden haberdar mıydı?  “Eskiler bir başka” derler. Neden? Çocuk çocukluğuna, büyük büyüklüğüne vakıftı. Neredeyse her çocuk oflamadan ekmek almaya giderdi. Ondan su istediğinde ise yüzünde tebessümle o bir bardak suyu getirirdi. Sofrada her akşam toplanılır, o bayramlarda eller söylenmeden ...

SAKINDIRMA MARİFETİ

Resim
İclal 18 yaşına gireli bir hafta olmuştu. İlkbahar da gelmişti dolayısıyla arkadaşları ile dışarı çıkma isteği artmıştı. Bir gün tek başına çıkmak için izin almak üzere babasının yanına gitti ve babasına umutla baktı. İsteğini kabul etmesini, izin vermesini ümit ediyordu. - Baba, lütfen ben sahil kenarında açılan mekana gitmek istiyorum, sadece bakıp çıkacağım.   " Eğlencenin adresi! Hayat bir gün o da bugün sen de hayattan unutulmaz bir gün yaşamak istemez misin? O zaman bize katıl!" yazıyor reklam panosunda ben de çok merak ettim izlemek istiyorum. Babası bir an sessizce kızına baktı. Bir baba olarak yüreği, kızını koruma arzusuyla doldu, "Boş sözler, insan avlama tuzakları" diye geçirdi içinden ama aynı zamanda bazı derslerin yalnızca deneyim yoluyla öğrenildiğini biliyordu. Kızına ne dese anlamayacaktı, "genç işte kanı kaynıyor, istemeden de olsa izin vermekten başka çare yok" diye düşündü. Hiçbir şey yapmadan da durmak istemiyordu. O an aklına bir şey...

GÖZ GÖRÜR, KULAK İŞİTİR, PEKİ KALP HİSSETMEZ Mİ?

Resim
  Göz görür, kulak işitir, kalp hissederdi… Kalbin hissetmesi başkaydı çünkü… Yeryüzünde ne güzellikler görüp, ne güzel şeyler işitiriz, kalbimizdeki hislere açılan kapıdır belki de duyularımız… Sevdiklerimizi gördüğümüzde gözümüz canlanır, yüzümüz güler,  Onların sesini duyduğumuzda yine yüzümüz güler ve hepsini kalbimizde hissederiz aslına… Yani duyularımız kalbe giden bir algı sistemi olduğu gibi kalpten çıkanlar için de bir aktarım sistemi gibi… Kalbin dışarıya açılan kapısı… Tabi bu duyular hep güzellikleri değil acıları da algılar… Kalp ne yapar o zaman? Nasıl hisseder? Neyi gördük nelere nasıl katlandık?  Göz görür gönül katlanır derler ya hani… Bazen gönül hisseder ama katlanır o acıya ve yansıtmaz dışarıya… Peki dayanılmaz acıları algıladığında bu gözler, bu kulaklar… Kalbe inmez miydi hiç o acılar? Bir avuç insan bütün dünya ile baş etmeye çalışırken,  Biz gözümüzle, kulağımızla buna şahit olurken kalbimizle hissedebildik mi?  Bir anne yavrusunu feryat...

ÇIKMAZ SOKAK

Resim
Çıkmaz sokak mı gördük masumlar şehrini,  Her yerden bir çıkış vardı, neydi bu çıkışın öyküsü. Yoksa tüm insanlığın öyküsü mü?  İnsanoğlu kendisi rahat olduğunda herkesi rahat zannediyor, Acaba bir miktar rahatsız olmamız mı gerekiyordu? Hakikaten çocuklarımızın karnını doyurduğumuzda, üstünü başını giydirdiğimizde, okula gönderdiğimizde,  İnsan her çocuğun bu şekilde okula gittiğini mi düşünüyor? Bu zulmü yaşayan kendi çocuğumuz olmadığı için mi bu kadar rahattık?  Peki ya değilse?  Acaba oturup düşünmek mi gerekiyordu?   Televizyonlarımızda gördüklerimize alışır mı olduk?  Kan revan içerisinde gördüğümüz çocuklar,  Yıkık dökük evlerin içerisinde yaşam mücadelesi veren insanlar,  Onlar bu durumdan kurtulmak için dünyaya sesleniyorlardı.     Aslında bakışları, duruşları, çok anlamlıydı.  Anlayabildik mi acaba? Anlayabilmek için ne yapmamız gerekiyordu?  Dünya ayağa kalktığında masumlar şehrini çıkmaz sokak gibi mi gör...

BENDEKİ SEN

Resim
“Sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin ne kadarına sahibiz?” Bu soru nedense birkaç gündür zihnini meşgul ediyordu. Son dönemde yaşadığı olaylar da bu soruyu düşünmesine sebep olmuştu. Kendince araştırmalar da yapmıştı ama mantığına oturmayan bir şeyler vardı. Duyduklarıyla bir türlü ikna olmuyordu Zeynep. Bir şeyleri kendine eksik hissediyordu.  Düşünmekten canı sıkılmış, anahtarlarını alıp ofisten çıkmıştı. Nereye gitmesi gerektiğini o da bilmiyordu. Arabasına bindi, camlarını hafif açarak dışarıdaki o tatlı rüzgarın içeriye girmesini istedi. Bir yandan da radyoyu açtı. Belki, kafasındaki düşünceler dağılırdı farklı bir şeyler duyduğunda. Frekanslar arasında dolanırken bir konuşma dikkatini çekti. Sesi biraz yükseltip dinlemeye başladı. Konuşan tatlı sesli bir hanımefendiydi.  -Üzerimizdeki her nimetin içinde ailemizin, yaşadığımız topluluğun ve diğer toplumların hakkı da saklanmış olabilir mi? Etrafımızdan başlayarak dalga dalga yayılacak şekilde. O konuda eksiği olan herkes...