Kayıtlar

NAR TANESİ

Resim
 Bütün günün yoğunluğu akşam anlaşılıyordu. Buse pembe pijamalarını giymiş, meyve tabağını kucaklayarak koltuğa oturmuştu. Meyveyi soyarken arkadan gelen televizyon uğultusunda Buse’nin gözleri tabağa dalıp gitmişti… İçerisinde bir huzursuzluk hissi ile meyveleri soymaya devam etmişti. Aklı iş arkadaşlarıyla yaşadığı olaylara takılmıştı. İş yerinde arkadaşları ona ihtiyaç duyduğunda onların yanında olmaya çalışırdı. Hemen harekete geçer, arkadaşlarının işlerinin tamamlamasına yardımcı olurdu. Birimde ki arkadaşları bir dosya ile ilgili sorun yaşadığında hemen çözüm önerileri sunar ve ekstra iş yükünü üzerine alırdı. Ne zaman destek isteseler “Tabi yardımcı olurum.” derdi. Kendisinin bir konuda yardıma ihtiyacı olduğunda ise durum pek böyle değildi. Teksas sokaklarında otların uçuşması gibi birimde sessizlik hakim oluyordu. Sadece bu olsa belki bu kadar dert etmeyecekti. Ancak yardım etmek için aldığı işler artık üzerine kalmıştı. O işleri ondan başka yapan yoktu. İlk zamanlar yaptı...

''REEL'' Mİ ''GERÇEK'' Mİ

Resim
  Her gün yeni bir  ‘'reel'’ düşüyor önümüze. Afilli kutlamalar, şaşaalı malikâneler, o aman aman  film sahneleri… Yok yok… Kast ettiğim aslında bunlar değildi. Hoş,  bunlar da pek ‘reel’ sayılmaz ama… Dünyanın canının attığı yerden gelenler var… Toz dumanlı sokaklar… Yıkık binalar… En iyi ihtimalle yaralı insanlar… Annesini kaybetmiş yavrular, yavrusunu kaybetmiş anneler… Eskiden çok, şimdi neredeyse yok patili canlar…  Bir iki saniye görüp geçtiğimiz her sahne, onların geçemediği bir ömür. Biz izlerken geçti ama… O canım çocuk ağlamaya…  O cennetlik insanlar enkazda bir umut sevdiğini aramaya…  O yiğitler canlarının parçasını omuzlarında taşımaya…  O annenin ciğeri, yavrusunun kan kokusuyla  yanmaya…  Kundak yerine kefenlediği bitanesiyle vedalaşamamaya… O babanın yüreği acımaya…  Son kez canının parçasına bakarken, buz kesmeye… O anasının kuzusu elindeki yarayı, abisine göstermeye… O, küçük dev adam, kardeşini   kilomet...

GEÇİM DERDİ – Bölüm 2

Resim
                                  Leyla aile olmak ile ilgili yaşadığı farkındalık üzerine eşine şart koşmuştu; ya birlikte olacaklar ya da ayrılacaklardı. Aradan bir yıl daha geçmiş ama Kemal sonunda Eskişehir’de ailesiyle yaşayarak yapabileceği bir iş bulmuştu. Maaşı da eskisine çok yakındı. Ara sıra seyahat etmesi gerekiyordu sadece ve çoğunlukla da işi evden, bilgisayarından yürütebiliyordu.  Leyla’nın annesi sözleşmenin sadece 1 yıllık olduğunu ve Kemal’in Adana’daki işinden tam 1 yıllık ücretsiz izin alıp çıktığını duyunca kendi kendine köpürmüştü: “Bu oğlanın geçime tam gönlü yok mu?! Ne diye bağını koparıp gelmedi oradan? Bu sağlamcılıkla iyi evlenmiş valla bizim kızla, iyi okul bitirmiş, iyi iş tutmuş yine, Allah yüzüne bakmış!” Leyla bunları düşünüp kendine daha fazla stres yapamazdı. Şimdilik kocası yanlarına gelmişti ve bu ona yeterdi. İlk bir iki hafta her şey yolunda gibiydi, Kemal kı...

TUHAF İNSANLAR

Resim
  Uzun zamandır yürümeye çıkmadım. Bazen düşünüyorum, keşke her şeyi bırakıp gitsem. Ne güzel olurdu… İnsanların beklentilerinden, sorumluluklardan, bitmeyen isteklerden uzak bir yerlere. Ama olmuyor. Hayat, sürekli bir şeylerle meşgul ediyor insanı. Özellikle de ilişkilerle. Herkesin bir nazı, bir kırgınlığı, bir talebi var. Bazen fazla geliyor. “Yakınlar alışkanlık” diyoruz ama dışarıdakiler de o kadar farklı değil aslında. İş yerinde bir amca var mesela, Nuri amca. Ne yaparsan yap, hep bir eksik bulur. Mükemmel bir dosya hazırlarsın, o gelir ve “Şu kağıt biraz kıvrılmış” der. Bu tavrına başlarda çok şaşırmıştım.  O kadar iyi şeyin içinden neden hep olumsuzu görür ki insan?  Ama zamanla fark ettim ki, o detaycılığı bazen çok işe yarıyor. Projelerde olası hataları önceden fark ediyor, yüzlerce kişiyi organize edebiliyor. İşin garibi, kötü biri de değil aslında. Belki biraz fazla temkinli. Bir gün düşünürken fark ettim: Annem de böyle. Evde her şeyi toplasan bile, “Ocağın...

FAZLASI NİYE YETMİYOR?

Resim
    Esin çalışkan biriydi. Şuanki çalıştığı işte  çalışmaktan keyif alırdı. Sabahtan evden çıkar gün boyu çalışır, telefonlara cevap verir, maillerine döner, insanlarla ilgilenir, müşterilerini memnun etmek için var gücüyle çalışırdı. Yorucu bir günün ardından eve dönerken  gözüne arabalarla dolu bir oyuncakçı takıldı: Kardeşi Emir’in arabalara olan düşkünlüğünü bildiği için yolunu oyuncakçıya çevirdi. Klasik bir araba maketi aldı.  Büyük bir heyecanla eve gitti ve çantasından oyuncağı çıkarıp "Emir!" dedi. Ancak Emir arabaya kısaca göz atıp onu bir kenara bıraktı. Bu ilgisizlik Esin’i hem şaşırtır hem de hayal kırıklığına uğratır her seferinde. Tek isteği, kardeşini biraz mutlu etmekti. Akşam yemeği yendi, çaylar içildi. Esin odasına çekilip uzun süredir okumak isteyip okumayı ertelediği kitabı eline aldı. Kitabın arka kapağını çevirdiğinde gözüne bir cümle çarpar: “Miktar arttıkça etki azalır.”  İlk okuduğunda anlayamadı ama okuduğu cümle kalbin...

ŞİFADIR İNSAN İNSANA

Resim
 Bazen en yakınındaki uzaktır insana... Sahi, sağır bir duvara ne anlatabilir ki insan? Sanki onca lafı, kırgınlıkları, kızmışlıkları, küsmüşlükleri anlatsaydı anlardı dağlar... Ve dahi şu yemyeşil otlar, masmavi gök, hırçın deniz, içindeki balıklar… Anlayabilirdi, çok uzakta olsalar da… Bir en yakınındaki anlasın ister insan oysa… En çok da o anlamaz, hayatın cilvesi de bu ya…   Bütün bu anlaşılmazlıklar denizinde kaybolur durur zamanla… Çırpındıkça daha da batıyormuş gibi gelir… Ve bir süre sonra çaresizce denizin merhametine bırakır kendini… Artık şu dalgalı deniz nereye akarsa… Şu tenini cam gibi kesen soğuk rüzgar, nereye eserse… Yıllar insanı nereye sürüklerse… Ne kavgalar, ne savaşlar verdi insan yüzyıllarca anlaşılmak uğruna… Anlamak da bir seçenekti oysa… Anlamak zor geldi insana… Başkası için bir şey yapmaktı bu, çok saçma… Kendi iyiliğini düşünmek ne hoştu… Kendi dertlerini anlatmak, uğradığı haksızlıklar, bitmeyen anılar… Anlatmak çok güzel geldi insana hep kendind...

BİR BARDAK ÇAY VE BİR FİNCAN KAHVE

Resim
Elif ve Kerem’in evliliği, herkesin hayalini kurduğu türdendi. Dışarıdan bakıldığında ilişkileri monoton ve heyecansız gibi görünüyorlardı. Ama onlar dış dünyada eğlenen sürekli aksiyon peşinde koşan çiftlerden daha çok huzurlu oldukları fark ediliyordu. Çevrelerinde yaşayan çiftlerde tartışmalar, kırgınlıkların yaşandığı olurdu. Onlar evleneli on yıl olmuştu. Hala birbirlerine ilk günkü gibi hassas davranıyorlardı. Yıllar sanki ilişkilerini  daha da güçlendiriyordu.  Bir akşam, yakın arkadaşları olan Ayşe ve Murat, onlara konuk oldu. Elif ve Kerem'in birbirine bakarken gözlerinin içindeki ışıltı fark ediliyordu. Keyifli bir sohbetin ardından Murat dayanamadı ve sordu; “Siz nasıl bu kadar mutlusunuz? Yani sırf merakımdan soruyorum. On yıldır evlisiniz ama sanki daha yeni evli gibisiniz.” Kerem gülümsedi, Elif’le göz göze geldiler. Elif hafifçe başını salladı ve cevap verdi; “Bunu en iyi sabah kahvaltılarımız anlatır.” Ayşe; “Kahvaltı mı?” Şaşırmıştı böyle bir cevap beklemiyord...